Osmanlı İmparatorluğu tedarik zinciri yönetimi ve lojistik yönünden çok kuvvetli bir DNA’ya sahipti. Tarihindeki büyük savaşlar ve uzak mesafeli kuşatmalar bu konularda doğal bir tecrübe getirmişti.
Çanakkale Savaşı’nın kazanılmasındaki önemli faktörlerden birisi de bu kalıtımsal tecrübeydi.
Cepheye asker ve cephane sevkiyatı.
Yaralıların sahra hastanelerine ulaştırılması.
Gemilerden sökülen topların hareketli (mobil) olarak değerlendirilmesi.
Az sayıdaki denizaltının çok akıllıca kullanılması.
Doğru mayın yerleştirme stratejisi.
Çanakkale çıkartması ile başarısız olanların, Normandiya Çıkartması‘nda başarılı olmasının temelinde Çanakkale’de kazandıkları tecrübe yatmaktadır.
Dunkirk’de (Dunkerque), Mayıs 1940’da darmadağın olan ve canlarını zor kurtaran Fransız ve İngilizler, Haziran 1944’de tedarik zinciri yönetimi ve lojistiği öğrenmiş olarak geri geleceklerdi.
Sakarya Savaşı’nda Atatürk’ün “Hatt-ı müdafaa yoktur sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkca terk edilemez.!” sözü ile ne demek istendiğini anlamış olsaydı Fransızlar, zaten Maginot Hattı‘nı kurmaz daha mobil bir taktik benimserlerdi.
Avrupa’da, Afrika’da ve Rusya cephelerinde büyük başarılar sağlayan Almanlar, lojistik konularında muhteşem olmalarına karşın, stok probleminden dolayı savaşı kaybedeceklerdi. Rusya’da Kafkas petrollerine ulaşamamış ve Afrika cephesini kaybettikten sonra, Kuzey Afrika’dan kalkan Amerikan bombardımanı ile Romanya petrollerini de kaybetmişlerdi. Yenildikleri an bu andı.
Dünya’nın ilk jet motorlu uçağı Messerschmitt 262’ler yakıt yetersizliğinden sorti yapamıyor, efsane U-botlar ingiliz Spitfire uçaklarının açık hedefi oluyordu.
Lojistik ve tedarik zinciri değılmıştı. Elde olan müthiş teknolojiler ise kullanılamıyordu.
İşte bu tarihi bilgiler kafamda gittim Nothingham Shire yakınlarındaki Dixons Retail deposuna. Gitmeden önce King’s Cross tren istasyonundan teslim alma talebiyle internet üzerinden siparişini verdiğim bileti, kiosktan almam sadece 10 saniye sürdü. Siparişi verirken kullandığım kredi kartını istedi sistem. Kartı yetleştirdiğim anda biletlerim geldi. Sadece dokunmatik ekrana bir dokunuş. Başka hiçbir işlem yok. Bu güzel tecrübenin tadı hala damağımdadır. Londra-Nothingham arasındaki tren seyahatimde, koltuğumun hemen yanında gördüğüm mobil cihazlar için şarj prizi ve trende sunulan wi-fi hizmeti ise başlı başına bir vizyondur.
Fransa ve İngiltere’nin örümcek ağı gibi raylarla örülmüş olması işte lojistik ve tedarik zinciri yönetimi konusundaki hassasiyetin göstergesidir benim için. Paris ve New York Metrosu’ndan sonra gördüğüm Londra metrosu da gerçekten lojistik konusunda ders niteliğindedir. 
Peki biz neden parayı bulduğumuz an, ilk olarak arabayı değiştiriyoruz?
Raylı sisteme senelerce yatırım yapmamamızdan mı?
At, avrat, pusat atasözünü yanlış yorumlamamızdan mı?
Nasıl olur da Londra’dan sonra (1863) dünyanın 2. metrosu olan Istanbul, Tünel’in (1875) üzerine hiçbirşey katamayız ve 2012 senesinde Anadolu Yakası’nın metro kazılarını yapıyor oluruz?
Artık şuna eminim ki, e-ticaretimizin geriden gelmesinin sebebi internet hatları değil, tren raylarıdır.
Geçen sene Paris Pixmania ofisinde dönem toplantımızı yapıyoruz. Dixons Retail’in o dönemki CEO’su, şimdi ise Apple’ın VP’si olan John Browett ile toplantı sonunda sohbet ediyoruz ve bir yandan da asansörü bekliyoruz. Ne yaptıysam yapayım benden önce asansöre bindiremiyorum kendisini. Seneler içerisinde iş hayatında karşılaştığım kompleksli insanların yanında bu İngiliz nezaketi midir yoksa aile terbiyesi midir diye sormuyorum kendime. Zira bulunduğum ofisteki özgürlükçü ve insana saygıyı hissettiren hava zaten asansöre kadar geliyor. Ofisteki çalışma programımızı sonlandırıktan sonra ise diğer tüm ülkelerin e-ticaret yöneticileri ile birlikte akşam yemeği yiyoruz. Yanımda oturan Pixmania CEO’su Steve’e “Paris’te yaşıyor olsaydım, kesinlikle seninle çalışırdım” diyorum.
Bu sene ise uzun zamandır katılmak istediğim Londra’daki Internet World Expo için fırsat yaratıyorum kendime. Organizasyondan mail geliyor. “Cengiz, uzaklardan geleceğini görüyoruz. Sana yardımcı olalım: Heathrow‘a ineceksen şöyle şöyle yapabilirsin. Gatwick üzerinden geleceksen şu şu alternatifleri değerlendirebilirsin. Otele ihtiyacın varsa, organizasyonun olacağı bölgedeki anlaşmalı oteller listemize bakabilirsin” Defalarca Amerika’da karşılaştığım bu müşteri tecrübesi odaklı yaklaşım, bir kere daha beni benden alıyor.
Atlıyorum uçağa iniyorum Heathrow’a. Gitmeden tabii ki Tomtom UK ve London Tube uygulamalarını iPhone’a kurmuşum. Havalimanında trene, trenden metroya tere yağından kıl çeker gibi binip geliyorum Earls Court’a. Endüstri devrimini yapmış olmanın avantajları işte budur diyorum. Düşünüyorum hangi tren, hangi metro ile giderdim ben Sabiha Gökçen’den Tüyap’a?
Linkedin’inden Google’ına, Expedia’sından Yahoo’suna konuşmacılar oturumlar yapıyor. Herşey organize edilmiş. En ufak detay düşünülmüş. İçeride ne terliyorum, ne de üşüyorum. Dışarıda o kadar yağmur yağarken, içeride çamur tanesine rastlayamıyorum. Herkes saygılı, herkes gülümsüyor. Çıkarken binanın duvarında ciklet dönüşüm ünitesi ile karşılaşıyorum. “Yoook artık” diyorum. Bizler müşteriyi dönüştürmeye uğraşırken, adamlar cikleti dönüştürüyorlar diye söyleniyorum.
İçeride katvizit toplama devri zaten bitmiş. Katıldığım tüm oturumlardaki ya da sohbet ettiğim tüm markalardaki yetkililer, boynumda asılı duran katılımcı kartımı tarayıp bilgilerimi alıyor. Hatta Sitefinity yetkilisi giriş kartımı, kendi adının barkodunu ve elindeki kartondan ilgili ücretsiz sürüm barkodunu okutarak “1-2 gün içerisinde hesabınızın açıldığına dair bilgilendirileceksiniz” diyor. Döndüğümde Emre‘ye ödeme sistemleri ile ilgili artistlik yapabileyim diye Worldpay ve Sagepay yetkilileri ile özellikle laflıyorum.
İşte o anda soruyorum kendime nasıl oluyor da biz ülkemizde yaptığımız sıradan summitler için, öğrencilerden bile fahiş ücretler talep ederken, Avrupa’nın en büyük e-ticaret sergisi (expo) ücretsiz olabiliyor?
Bizdeki durumu anlatan en uygun atasözü ne yazık ki “Körlerle sağırlar birbilerini ağırlar” oluyor.
e-ticaret konferanslarımızın temelinde sektördeki yenileri kucaklama, bilgilendirme ve sektörü büyütme kaygısı, organizatör çıkarları ve danışıklı dövüş ile konuşmacı çıkartma kaygısının önüne geçemediği takdirde, gelenler gerçek faydayı özümsemektense, konuşmacıların geliş-gidiş saatleri ile orantılı bir program yapacak ve fahiş ücretlere maruz kalmaya devam edecekler. Gelecekte çok faydalı olabilecek değerli gençler belki de imkansızlıktan seminerlere katılamazken, sırf birilerinin tanıdığı ya da kendisine “hatır daveti” yapılması gerektiği için alakasız kişiler VIP olarak boy gösterecekler.
Farkında olmadığımız şey ne burada biliyor musunuz? Yaşam Boyu Değer kavramı.
Bizler seminerlerimizi öğrencilere paralı, buna karşın CEO’larımıza, VIP’lerimize ve vesairelerimize ücretsiz yapmaya devam ettikçe CEO’larımız asansörlere en önden binmeye devam edeceklerdir.
Perakende Günleri 2005 kapsamında “İcranın Gücü” başlıklı bir konuşma yapan Boyner Holding Yönetim Kurulu Başkanı Cem Boyner, şöyle der:
“Uzun yıllar iş geliştirmenin işin önemli bir kısmı olduğuna inanmıştım. Ben galiba fikrimi değiştirdim. Dönüp geriye bakınca strateji ve iş geliştirmenin ‘iş’in sadece yüzde 5’ini, uygulamanın ise yüzde 95’ini oluşturduğunu gördüm. Dolayısıyla her şey insanda bitiyor. Bana bilmek ve yapabilmek arasında bir tercih yap deseler, kesinlikle oyumu yapabilmekten yana kullanırdım. Güç, artık yerine getirme kabiliyetine dönüştü”
Şu an Amerika’daki en büyük online ciroyu yapan ilk yüz şirkete baktığımızda, bunlardan hiçbirisinin ülkemizde olmadığını görüyoruz. Gün gelecek bu baba şirketler ülkemize gelecekler.
Daha yolun çok çok başındayız ve online ticaret şu an hayal bile edemediğimiz bir seviyeye ulaşacak. E-ticaret alanında kaliteli, tecrübeli ve işi bilen insanlara ihtiyacımız olacak. Şu an iş gücü yeterli seviyede değil ve online sektöredekiler işi ancak işte öğrenebiliyorlar. Sadece kitaplardan birşeyler okumuş olan, buna karşın işin içerisinde hiç yer almamış akademisyenlerimizin gençlerimize öğretebileceği ise “teori” olarak kalıyor.
Dünya, akademisyen egoları ve kompleksleri temelinde hareket ediyor olsaydı, bu yukarıda belirttiğim projelerden sizce kaçı online olabilirdi? Mesele işin uygulaması değil de teorisi olsaydı, bugün facebook ve twitter hayatta olur muydu?
Herşeyin hızlandığı ve uygulama çerçevesinde büyüdüğü günümüzde; bilenlerin değil, yapabilenlerin bir yerlere geldiğine şahit oluyoruz.
Eski bir hikaye vardır. Bir gün öğretmen sınıfa girer ve o gün ders konusunun “vals” olduğunu söyler. Valsin tüm kavramlarını, teorisini anlatır. Tarihsel geçmişi ve felsefesinden bahseder. Nasıl yapıldığına ve ne olduğuna da değinir. Ders biter. Öğrencilerine anlayıp, anlamadıklarını sorar. Öğrenciler “anladık” derler. Öğretmen bir vals parçası koyar ve “hadi vals yapın bakalım o zaman” der.
İşte bizler eğitim kurumlarımızdaki bu akademiksel, teorisel kafa yapısını değiştirmediğimiz sürece, gençlerimiz yine işlerini, işte öğreniyor olacaklar. Çünkü malesef işin uygulamasını bilmeyenler, işi öğretemeyecekler. Bununla beraber senelerini ve gönüllerini e-ticarete vermiş, gerek seminerlerde, gerek aktivitelerde yıllardır sektörün dinamiklerini takip eden bazı kıymetli hocalarimizi tabii ki ayri bir yere koymamız gerekecektir.
Bugünlerde sosyal medya denilince konuşulan tek şey facebook. Yüksek bir conversational currency gerektirmeyen ve yüzeysel bilgiyle üzerinde saatlerce konuşabileceğimiz bir konu. Futbol gibi…
Hepimiz teknik direktörüzdür. Her maçla ilgili, hatta her pozisyonla ilgili ahkam kesebiliriz. Teknik direktörleri eleştirirken futbolu bilmediklerini bile söyleriz. Sosyal medya konusunda da ahkam kesmek işte böyle birşeydir.
Yıllarını insan ve toplum psikolojisine ayırmış, güdülenme, motivasyon, grup psikolojisi, iletişim teknikleri konularında senelerce araştırmalar yapmış insanlar bu işi bilmezken, facebook kullanan her digital reklamcı sosyal medya teknik direktörü olup çıkıyor karşımıza.
Firmanın facebook hesabını açarız. Pazarlama alanında kullanılacak olan söylemleri, görselleri, ürünleri buraya koyarız. İnsanlar “like” ederler. Artık sosyal medyayı bir digital pazarlama aracı olarak kullanıyor oluruz. O andan itibaren sosyal medyanın kitabını biz yazmışızdır.
Bu kadar basit bir olay, öyle büyük bir kavrammış gibi lanse edilir ki, bu konuda ülkemizde master yapanların olduğunu, üniversitelerde özel uzmanlık alanlarının olduğunu düşünür uzaktan bakanlar.
Bir seminer olur, sosyal medyayı anlatması için sosyal medyacı bir arkadaş davet edilir. Kendisi çıkar ve facebook’u anlatmaya başlar. Tüm örnekler facebook üzerinden verilir. Facebook’u kuran kişilik 3 meydan savaşında savaşmış ya da izafiyet teorisine yeni bir kuram getirmiş gibi lanse edilir. Biraz da twitter’a değinilir.
Seminere facebook’da çalışan bir yetkiliyi çağırmış olsak anlarım. Kendi firmasını, avantajlarını ve bu platformun nasıl daha efektif kullanılabileceğini anlatıyordur. Saygıyla dinler hatta sorular sorarız.
Konu olan şey sosyal medya ise, bu facebook demek değildir. Facebook sosyal medyanın bir aracıdır. İnternet üzerinde yer alan ve ilgi alanlarına göre çeşitli kişi ve toplulukların devamlı olarak takip ettiği, fikirlerini, tecrübelerini paylaştığı, içerik oluşturduğu, kısacası seslerini duyurduğu platformlar bütünüdür sosyal medya.
Bir gün gelir ve facebook kapanırsa, digital pazarlama sektöründeki teknik direktörlerin yarısından çoğunun kariyerinin biteceği tehlikesi ile karşı karşıyayız.
Bir kurumun itibar yönetimi için sosyal medyayı takip etmesi ve iletişimi için ilgili araçları kullanması ne kadar doğru ise, “biz sosyal medyanın kitabını yazdık” deyip sadece facebook’u anlatmak o kadar yanlıştır. Bu durum sektöre yeni giren genç arkadaşlarımızı da yanlış yönlendirmektedir.
Halk olarak üretmek konusunda çok başarılı olduğumuz söylenemez. Fazla okumayız, araştırmayız, etrafımızda duyduklarımızla, gazete manşetlerinde gördüklerimizle hemen hemen her konuda ahkam keseriz. Taklit etme konusunda ise gayet iyiyiz.
Mesela: E-Ticaret acaip büyüdü abi!
Nereye büyüdü? Yurtdışından kopya çektiğimiz özel alışveriş kulübü adı altında, aslında “kişiye özel” olmayan ve normalinde çok yüksek kar marjlarıyla satılan ürünlerin satılmayınca, daha az kar marjlarıyla satıldığı platformlar ürettik. Yetmedi fırsat sitesi komedisi altında hem kendimizi, hem çevremizdekileri kandırdık. Amip gibi kopyaladıkça, kopyalandık. 80’lerin başında da “Çağ atlıyoruz” diye de kendimizi kandırıyorduk. Sonunda enflasyon bize atlamıştı ve altı tane sıfır silerek ancak toparlayabilmiştik karizmamızı.
Mesela: Türkiye’de 40 milyon internet kullanıcısı var.
Sen ya hiç yurt dışına çıkmadın, ya da askere gitmedin arkadaş. Sarıkamış’ta çarşı iznine çıkan 5.000 kardeşimi de sayıyorsun yani internet kullanıcısı olarak. Google’ı açmasını bilen, Facebook’a, Msn’e giren ya da internette tavla oynayan herkes e-ticaret yapıyor çünkü. Hepsinin kredi kartı var. Paypal kullanıyor, hatta potansiyel PayU kullanıcısı. Türkiye’de adam akıllı 15 milyon kullanıcı ya var ya yok, tıpkı 15 özgün e-ticaret projesinin ya olup ya olmadığı gibi.
Karamsar mı olmak lazım peki?
Kesinlikle hayır. Şu an e-ticaret ısınıyor. Fırsat siteleri ve hesapta özel alışveriş siteleri, Sarıkamış kullanıcısını, gerçek internet kullanıcısına dönüştürüyor yavaş yavaş. Çok bilmişlerin yüzeysel yorumlarını ciddiye almadan, sağladıkları bu önemli fayda ve aldıkları risk için tüm proje liderlerine teşekkür etmemiz gerekir tek tek.
Bugüne kadar yabancı yatırımcılara sattığımız internet projelerimiz haliyle zaten yabancılardan kopyaydı. Güzel bir modelden esinlenmek, kopya çekmek, o modeli ülkemizde oturtmak haklı bir tarz olabilirdi. Buna karşın son dönemde artık suyunu çıkartıp aynısını yapmaya başladık. Zizigo.com şu an kopya çekme konusunda geldiğimiz son nokta. Yok artık Lebron James dedirten tarzda. Dikey e-ticaret modelinin öncülerinden Amerikan kökenli Zappos.com’un birebir kopyası. Adam siteyi kurdu. Özgün bir model oturttu ve Amazon.com’a sattı uyanmadık. Haberimiz bile olmadı. Ne zaman ki kitabını yazdı o zaman kopyalamamız gerektiğini gördük ve başarılı olduğumuz bu konuda aksiyon aldık.
Zizigo.com çok mu ciro yapacak ya da gerçekleştireceği projelerle ülkemiz e-ticaretine önemli bir vizyon mu katacak bilemem. Ancak Amazon, Türkiye’de bir yatırım daha yapmak istediğinde. “Abi sen yapma, bak burada yapılmışı var” diyecek ve gururla göstereceğiz sibernetik doku kopyası zizigomuzu. Bari en azından sepeti, chechout/chart yerine sepetim, üyeliği, customer/account/create/ yerine yeni üyelik yapaydık.
2000’li yılların başıydı. Dönemin Tüketiciler Derneği Başkanı, tüketicileri internet ve e-ticaret konularında bilgilendirmek amacıyla organize ettikleri bir seminerde konuşmacı olmamı rica etmişti. Büyük bir mutlulukla teklifini kabul ettim. Zira internete gönül vermiş ve birşeyler yapmak isteyen herkesin eli kolu bağlıydı. İnternet öcü gibi algılanıyor, insanlar internete kredi kartı vermek bir yana dursun, girmiyorlar hatta giremiyorlardı. 2003 senesinde ADSL’in yaygınlaşması ülkemizde internet ile ilgili en büyük dönüm noktası olacaktı.
Ben o zamanlar CNN Türk ve Kanal D’de yayınlanan teknoloji programlarına katılıyor, hem interneti hem de sahibinden.com vizyonumu ve neler yapacağımızı anlatıyordum. Bu süreç içerisinde şu an halen kullanılan birçok teknolojiyi ve uygulamayı da o dönemde yayına almıştım.
Tüketiciler Derneği’nin etkinliğinde Başbakanlıktan gelen iki bayan yetkili ile hem sohbet etmiş, hem de fikir alışverişi yapmıştık. Adeta bugünlerin hayalini kuruyorduk. O günlerin zorluklarını yaşamayanların anlaması pek mümkün değil. Ancak yakında çıkması beklenen bu kanun, internet çağının gerçeklerine daha uyumlu ve teknoloji kullanıcılarına karşı daha sorumlu olacağız demek oluyor.
27.12.2010 tarihinde TBMM’ye sunulan “Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun Tasarısı” ile birlikte, elektronik ticaretin yaygınlaştırılması, tüketiciler ile elektronik ortamda işlem yapanların korunması, özellikle internet üzerinden yapılan ticari faaliyetlerin daha güvenli ve şeffaf bir şekilde yapılması amaçlanıyor. Benim içinse bu, ülkemizdeki internet ile ilgili en büyük ikinci dönüm noktası anlamına geliyor.
Basitçe değinmek gerekirse, tasarıda yer alan önemli başlıklar şöyle:
- Elektronik ortamda gerçekleşen ticarette satıcı, tüketicinin yanıltılmasını önlemek amacıyla, alıcı ödeme bilgilerini girmeden önce, ödenecek toplam bedel de dahil olmak üzere, sözleşmenin şartlarını alıcıya açıkça sunmak zorunda olacak.
- Elektronik ortamda gerçekleşen ticarette, satıcı ticari ve mesleki faaliyetlerine ilişkin bilgileri sunmak zorunda olacak.
- İndirim, hediye, promosyon gibi kampanya ve aktivitelerde içerik ve kurallar açıkça belirtilecek. Bunlara katılımın ve faydalanmanın şartlarına kullanıcı kolayca ulaşılabilecek ve bu şartlar açık ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlaşılır olacak.
- SMS, telefon, faks ve e-mail gibi araçlarla kişilerin adreslerine gönderilen ticari elektronik iletiler, artık alıcılara ancak önceden onayları alınmak kaydıyla gönderilebilecek. Ayrıca alıcılar diledikleri zaman, hiçbir gerekçe belirtmeksizin ticari elektronik iletileri almayı reddedebilecekler.
- Ticari elektronik iletilerde, göndericinin tanınmasını sağlayan bilgiler ve haberleşmenin türüne bağlı olarak telefon numarası, e-mail adresi gibi erişim bilgileri yer alacak. (Esnaf ve tacirlerin kendilerine gelen reklam amaçlı elektronik iletilerden haberdar olabilmeleri, ticari hayatlarının bir gereği olarak kabul edilmiş. Bu nedenle kapsam dışı tutulmuşlar)
- Hizmet sağlayıcılar, gerçekleşen işlemler kapsamında elde ettikleri kişisel bilgilerin saklanmasından ve güvenliğinden sorumlu olacaklar. Kişisel bilgileri, ilgili kişinin onayı olmaksızın üçüncü kişilere paylaşamayacak ve başka amaçlarla da kullanamayacak.
Tasarının tam haline aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
E-Ticaret Yasa Tasarısı
İnternet üzerinden yapılan ticarete artan ilgi ve pazarın büyümesi, herkesin aklına “İnternet üzerinden birşeyler satalım” fikrini getiriyor. Sanılıyor ki güzel bir site yapınca bu iş olacak. Peki ürünleri evin salonuna mı koyup müşteriye göndereceksin güzel kardeşim?
Basit bir hesap yapalım:
Sitenize ayda 100.000 kişi giriyor.
Dönüşüm oranınız 1,2 (1.200 sipariş var)
Sepet miktarınız ise 50TL (1.200×50=60.000TL)
Ayda 60.000 TL ciro yapan bir e-ticaret işletmenizin bir depoya ihtiyacı olacaktır. Ayda 1.200 gönderi minimum 1.200 kutu demektir. Evin salonuna ancak boş kutuları yerleştirebilirsiniz. Üstelik daha iade ve değişiminden bahsetmiyoruz bile.
Perakende firmalarının depoları B2B anlayış prensibiyle dizayn edilmiştir. Ürünler paletler üzerinde çoklu olarak durmakta, forklift ve transpalet yardımıyla yer değiştirmektedir.
Örneğin 10 mağazası olan bir perakende firmamız olduğunu varsayalım. Her mağazamıza 20 adet notebook göndereceğiz ve notebooklar paletler üzerinde 50’şerli olarak duruyor. 300 tane notebook için sevkiyat talebi oluşturuyoruz. (50 adet x 6 palet = 300 adet) Depodaki raflardan forklift ile bu 6 paleti indiriyor ve kamyonlara yükleyeceğimiz alana getiriyoruz.
Oysa ki e-ticarette durum farklı. Deponun B2C prensibiyle çalışıyor olması gerekiyor. Bir müşterinin, bir notebook siparişini depoda oluşturmak için paleti aşağı indirmek, 50 notebook içinden 1 tanesini alıp, paleti tekrar yerine kaldırmak gerekecektir. Bu durumda operasyon biraz büyüdüğünde, darboğaz oluşacaktır. Klasik bir depoda, 9 metrelik bir yükseklikte raflar olduğunu düşünürsek, doğal olarak her ürünü insanın kolayca uzanıp alacağı bir yere koyamayız. Her ürünü insanın ulaşabileceği noktaya koyarsak da, çok büyük m2 lere ihtiyacımız olacaktır. Bu durumda depolama maliyetimiz kat kat artacaktır.
Mezanin sistemi özellikle küçük ürünlerin depolanması ve kolayca toplanabilmesi için geliştirilmiş bir sistemdir. Böylelikle ürün toplama görevlileri 9 metre yükseliği optimum olarak kullanırlar. Forklifte ihtiyaç duymadan, merdivenler vasıtasıyla depolama alanlarına kolayca ulaşabilirler.
İki sene önce yakın bir arkadaşım Amerika’da ev aldı. Hatta sağolsun Orlando, Miami, Key West turu yaptığım bir seyahatimde kendisinin evinde kaldım. Gitmeden önce “Cengiz arabaya da bir göz at”demişti.
10 silindirli, kırmızı renk bu efsane aracı Ebay’den almıştı ve ilk olarak Miami’ deki evinin karşı kaldırımında görecekti. Peki nasıl oluyor da böyle özel bir otomobili çekinmeden internet üzerinden alabiliyordu?
Kendisi Türkiye’de, almak istediği otomobil Teksas’da ve evi ise Miami’deydi.
Araç acaba temiz mi? Sorun çıkarır mı? gibi sorular için autocheck.com vardı. Ebay üzerinde araçlar çeşitli kriterlere göre puanlanmıştı. Hatta alternatif olarak inspectmyride.com üzerinden kendisinin özel olarak araç hakkında bilgi alabileceği bir ek hizmet sunuluyordu. Yetmezse carfax.com’a üye olarak aracın geçmişi hakkında da bilgi sahibi olabilirdi. Servislerinin ne zaman yapıldığını, eski sahiplerinin kimler olduklarını görebilirdi.
Asıl önemli sorun aracın Teksas’da olmasıydı ve Miami’ye getirtmesi gerekecekti. Bu da düşünülmüştü: gigamoves.com internet üzerinden taşıma şirketlerinin Teksas’dan, Miami’ye bir Dodge Viper’ı kaç günde ve hangi şartlarda getireceklerini seçeneklerle sunuyordu. Artık lojistik konusu tamamdı. Her zaman söylüyorum: Savaşları da, e-ticareti de lojistik kazandırır.
Ödemeyi paypal ile gerçekleştirdi. Hatta 3 taksitle ödedi. Kredi kartı limiti yeterli olmasaydı da terravistasoftware.com farklı kredi seçeneklerini tek bir tuşla karşısına getirebilecekti.
Bu kadarla da kalmıyordu süreç. Aracın başına Miami’de birşey gelirse diye de autoinsurance.com’ u ziyaret ederek kasko işlemlerini kolaylıkla halledebilecekti.
Biz internet üzerinden neye nasıl güvenip Ankara’daki otomobili alalım ve İstanbul’a getirtelim peki?
Yakın ya da uzak gelecekte bu bahsettiğim örnek projeler hayata geçecektir.
Diyoruz ya “Artık yapacak birşey kalmadı internette” diye.
Var; daha çok var. Daha çok yolumuz var.

Stanford Graduate School of Business’da, *Cassie Mogilner ve Jennifer Aaker, insanlara bir ürün satmak için zamanın mı, yoksa paranın mı referans olduğunu anlamak adına bir deney serisi geliştirirler. Bunlardan birisi de “Limonata Satış Standı” olur.
Dönüşümlü olarak kullanılması için iki farklı pankart tasarlayıp, çocuklara limonata satışı yaptırırlar:
“Az bir zaman harcayın ve limonatamızı tadın”
“Az bir para harcayın ve limonatamızı tadın”
Yaşları 14 ile 50 arasında 391 kişi limonata almak için durur. Bir bardak limonatanın ücreti 1 ile 3 dolar arasındadır. Yani “abi gönlünden ne koparsa” modelidir. Limonata satışından hemen sonra da müşterilere bir anket doldurtulur. Zaman kriterli pankart için durma oranı %14 ve bir limonataya ödenen ortalama ücret 2.50$ iken, para kriterli pankart için durma oranı %7 ve bir limonataya ödenen ortalama ücret 1,38$ olur.
Zamanı ima ederek tanıtım yapan felsefe, parayı ima edene gore daha çok müşteri ve ciro sağlamıştır.
Verileri inceleyen araştırmacılar, mesaj içerisinde zamanı ima etmenin, parayı ima etmeye gore daha kişisel bir ilişki kurduğu fikrinde birleşiyorlar ve diğer 4 araştırmayı labaratuarda gerçekleştirip zaman ve para mesajlarının, insanın alışveriş yapma dürtüsünü televizyon, iPod, pantolon, parfüm gibi ürünlerde ne yönde etkileyeceğini görmeye çalışıyorlar.
İncelemelerinin sonunda kişisel bir bağ kurulduğunda, insanların satın almaya ve daha çok para harcamaya eğilimli olduklarını görüyorlar. Zaman mesajı, insan beyninde tecrübe ile ilişkilendiriliyor ve bu tecrübe ürün ile kişinin geçirdiği/geçireceği zaman gerçeğini çağırıştırarak otomatik bir kişisel bağ oluşturuyor. Para aynı etkiyi yaratmıyor.
Buna karşın lüks segment otomobil gibi gerçek ihtiyaç üstü materialist ürünlerde bu durum insan benliğineki “sahip olma” dürtüsünü açığa çıkartıyor. Çok olmasa da bazı kişilerde “tecrübeye” karşı galip geliyor.

- Hitap ettiğimiz müşteri kitlesini çok iyi tanıyorsak yaygın olarak insanları zaman/tecrübe ve bunun içerisinde saklı olan kişisel bağ ile alışverişe yönlendirebiliriz.
- Prestij ve sahip olma amacı ile hareket eden kitle için para kavramını içeren tetikleyiciler kullanabiliriz.
- Müşteri kitlesi ile ilgili yeterli bir verimiz yoksa duygusal ve kişisel bağı yaratacak araçlarla yönlendirme yapabilir, parayı çağırıştıran materialist tetikleyicileri mümkün olduğunca arka plana atabiliriz.
Hep en ucuzu, en avantajlıyı sunduğunu söyleyen e-ticaret siteleri, acaba kişisel bağı yeterince hesaba katıyorlar mı?
*Cassie Mogilner and Jennifer Aaker (2009) “The Time versus Money Effect: Shifting Product Attitudes and Decisions through Personal Connection” Journal of Consumer Research, 36 (August), 277-291.
Kalabalık bir yerde yürürken adam aniden duruyor ve bir apartmanın çatısına bakmaya başlıyor. O da ne? Yanından geçenler de durup “Nereye bakıyor bu adam?” diyerek onun baktığı yere bakmaya başlıyorlar. Ne orada ne olduğunun önemi var ne de o adamın neden oraya baktığının. Bakıyorsa, bakıyorsun! Kural bu.
O halde web sayfası görsel tasarımında neyi nereye koyacağımızı düşüneceğimize, insanlar neyi nerede arıyorlarsa, onu oraya koyalım.
Soldan-Sağa – İnsanın okuma alışkanlığı ekrana bakış şeklini belirliyor. Buna göre göz soldan sağa ve yukarıdan aşağıya doğru tarama yapıyor.
Merkeze Doğru – İnsanlar logo, boşluk ve gezinti çubuğu gibi amaçları ile direk ilgili olmayan unsurları yok sayıyor. Bu alışkanlık onları ekranının ortasına doğru hareket etme eğilimine itiyor.
Dikkat Çekmek – Bilgisayar ekranına bakan kişi, büyük bir fotoğraf (özellikle bir insan yüzü) ya da hareketli bir uygulama (video, animasyon) ile karşılaştığı an o noktaya bakıyor. Beyin normal tarama sürecinin dışarısına çıkıp ilgiyi buraya odaklıyor.
Ne Nerede? – Yaygın olarak insan logoyu sol üstte, arama çubuğunu üst ortada, yardım sayfasını sağ üstte arıyor. Daha doğrusu bunların orada olacağını sanıyor. Farklılık yaratmak adına genel beyin-insan alışkanlığının dışına çıkmanın yararı olmadığı gibi, kullanıcıyı sinirlendirerek marka algısına zararı oluyor.
James Breeze, özellikle göz takibi (Eye Tracking) uygulaması ile yaptığı araştırmalarda, bu fikirleri doğrulamanın yanında, fotoğrafa bakan kişinin, fotoğraftaki kişinin baktığı yere baktığını da ıspatlıyor.
Kullanıcı önce sayfanın ortasına, sonra fotoğrafa, akabinde de fotoğrafın baktığı yere bakıyor. Önemli bir bilgiyi ön plana çıkartmak için yanar-döner uygulamalardan ziyade, bir insan fotoğrafı koyarak, o insanın baktığı yere bu önemli bilgiyi koysak sizce nasıl olur?

|
|
Yorumlar