Bizim Zamanımızda

senna_schumacherBüyüklerimizden sıkça duyduğumuz bir klişedir “bizim zamanımızda” ile başlayan cümleler. Ben gerçek anlamda 1996’da başladım Formula 1 izlemeye. Buna karşın yakın tarihi özellikle de Senna-Prost dönemini çok iyi biliyordum.

Biliyordum ki 1994 ve 1995’de üst üste iki kere sampiyon olmuş bir adam sıfırdan, yeniden başlıyordu. Hill ile tüm kapışmalarını, Fenerbahçe’nin gollerini hatırladığım kadar iyi hatırlarım. Yıllar içerisinde çok geniş bir Formula 1 arşivi oluşturdum, hatta bazı hızlı parçaları adamımın basın toplantılarıyla, mp4 ve f310 sesleriyle mixledim.

1996’da gelen 3.lük ve 1997’de son yarışta kaçan bir şampiyonluk beni üzmüştü. 2 senedir çok büyük şanssızlıklar yaşayan adamım 1998’de teknolojiye, 1999’da da teknoloji ile birlikte yine büyük bir şanssızlığa boyun eğiyordu. Silverstone’daki kaza sonucu ayağını kırarak sezonu kapatıyordu. Onun her kaybettiği pole position ve her yarış aslında farkında olmadan beni 2 haftalık bir amaca yöneltiyor ve cuma olmasını, free practice ile başlayacak bir hafta sonu heyecanını beklememi sağlıyordu. Bir sonraki yarışta yine yeteneğiyle, yine belki bir yağmurla, yine bir Brown-Todt taktiğiyle teknelojiye dur demeye çalışacak kahramanımı bekliyordum.

Spa 98’de 8.’ye tur bindiriyordu, hem de bir McLaren’e.
Monaco’da cumartesi tatil yapmayıp kalkış sistemi deniyordu. Sıralamada 2-4 olan Ferrariler, pazar 1-3 oluyordu 5. kırmızı ışıkla birlikte.
Catalunya 96’da ilk galibiyet, hem de sağnak yağış altında çok daha iyi arabaların içinden geçerek bana Senna’yı hatırlatmıştı Donington’93
Monza 96’da yıllar sonra Ferrari’ye evinde kazandırdığı pole position. Hatta o arabayla Monaco 96‘daki pole inanılmazdı.
Magny-Cours 98’de uzun bir aradan sonra Irvine ile gelen double ve arkası kesilmeyen başarılar.
1996 sezonunda nasıl 3 yarış kazanabildiğini hala anlamış değilim dönemin güçlü Benetton ve Williams’ı karşısında.

“euhh michael, this is your 41th victory, which puts you equal all time winner with Ayrton Senna, how you feel ?” sorusu belki hiç kimseye bir daha sorulamayacak. Sorulsa bile hiç kimse onun verdiği cevabı veremeyecek!

İtalyanlar 1982’de dünya şampiyonu olduklarında televizyonlarını camdan atmışlardı; televizyonlar bundan daha güzel birşey gösteremez diyerek. Raikonen’in hatasıyla Magny-Cours ‘da kazanıp 5.defa dünya şampiyonu olduğu anda, Jean Todt’a sarıldı. Ağlıyordu. Aklıma yine Senna geldi, bak şimdi yine geldi kahretsin, yine gözlerim doldu. Ağlayan bir formula 1 pilotu gördüğümde, kaza yapan bir F1 aracı gördüğümde aklıma hep Senna geliyor ve Senna’nın ölümüne; “Abi adam ne mutludur ya sevdiği yerde, arabasında öldü, yarışırken öldü” yorumunu yapan ve malesef bir trafik kazasında kaybettiğimiz dostum Kaan Onuk geliyor.

Ben Schumimin hep “o” haliyle kalmasını istiyorum. Torunlarıma onu anlatmak istiyorum, “Bizim Zamanımızda…” diyerek. Belki de Eric Cantona gibi zirvedeyken bırakmasını istiyorum. Hepimize birini yada birşeyi sevdiren bir an yok mudur? Benim için o an Interlagos 96’da, Alesi’den tur yedikten sonraki surat ifadesiydi. Asla unutmadım!

Formula 1’de hiçbir pilot bana yarışlarda onun yaşattığı ve tarif edemediğim hissi yaşatamayacak. Sanıyorum ben artık bir F1 fanatiği olarak misyonumu tamamladım. Listemize çok zamandır birşey yazmadım çünkü içinden birşey gelmedi. Aylardır yazılarınızı da okumadım. Belki teknolojinin artık onu da bozmasına, hem de kendi yarattığı Ferrari teknolojisinin bozmasına sinirlendim.

O, benim için Senna ile kanat kanada gittiği, Hakkinen ile beraber ağladığı, her yıl teknolojiye karşı mücadele ettiği ve her zaman bir direnişi simgelediği için büyük oldu. Artık o direniş kalmadı ve malesef. F1 kullanmak neredeyse Force Feedback’li bir direksiyonla oyun oynamakla aynı zorluk derecesine indi pilotlar için.

Ah bir zamanlar hiç sevmediğim Hill, Villeneuve, Hakkinen, Coulthard, Alesi; şu an sizlere o kadar kızdığım için üzülüyorum. Zira benim kahramanımın artık yapacak birşeyi kalmadı. Çünkü teknoloji artık öyle bir noktaya geldi ki direniş duygusu anlamını yitirdi.

“Bir zamanlar 4 yarış için lisans verdiğiniz bir genç vardı” diyecek belki Raikonen, tıpkı bir zamanlar 1 yarış için SPA‘ya getirilen genç gibi. Ve ben o zaman belki de Kimim ile Schumacherimi, Sennamı anacağım. “o” zamanı bekleyip, “o” zamanı “bizim zamanımızda” yapacağım. İşte o zaman yazılarımı yazıp direnen adamı savunacağım.

Cengiz – 24 Temmuz 2002 kaan_onuk

Bugün 19 Ocak 2014. Kaanımızı kaybedeli tam 18 sene oldu. Yukarıdaki yazıyı o dönem bir Formula 1 grubuna yazalı ise 12 sene. Bugüne kadar 5 farklı isim daha F1 şampiyonu oldu. Raikonen de oldu. Herhangi birisi bana yazı yazdıramadı. Schumi 2 şampiyonluk daha aldı ve F1’e veda etti. Kayak yaparken geçirdiği bir kaza sonucu ise 1 aydır komada. Hayata tutunur mu bilemiyorum, ama biliyorum ki ben onu hep “o” haliyle hatırlayacağım, tıpkı seneler önce yazmış olduğum gibi, tıpkı efsane Murray Walker’ın söylediği gibi.

Şimdi düşününce farkettim. Beni bu kadar tutkuyla F1’e bağlayan sendin Kaan. Huzur içinde yat.

Vasat Senin Düşmanındır

Average_is_your_enemy17 senelik iş hayatı bana, bana krala çok yakın durursan kellenin gidebileceğini, yakın arkadaşın olsa bile her zaman bir mesafe koyman gerektiğini ve iş dışında mecbur kalmadıkça kralla vakit geçirmemen gerektiğini;

Kimsenin sana kariyer planlaması yapmayacağını, senin bunu kendin yapman gerektiğini; direktif beklemeden aksiyon alman ve en önemlisi özel hayatınla iş hayatını birbirinden tamamen ayırman gerektiğini;

Yöneticiliğin aslında yönetmekle değil, özgür bırakarak olabileceğini, ağabeylik yaparak ekibindeki herkesin önünde kalkan olman gerektiğini ve bunu suistimal etmeye yatkın kişileri ekibine almaman gerektiğini öğretti.

2007 senesi sonlarında, kurucu ortağı olduğu şirketten kopartılmış, adeta kral tarafından harcanan bir şovalye olarak, iş ve para sıkıntısından, taksi şöförlüğü bile yapmayı düşünecek konuma gelmiştim. Aslında krala karşı, ona hizmet ettiğim için ayaklandığımı kimse anlamamıştı, hatta kral bile.

Evet bir isyanım vardı geçmişte;
Kendini olduğundan çok fazla gösterip satanlara ve buna kananlara,
Köşe başlarını tutup koltuk sevdalığı yapanlara ve bunlara göz yumanlara,
İş kaynaklarını kendi çıkar ya da kavgalarına alet edenlere,
Yargılarken hakkaniyetten uzak karar alan ve hatta “ah” alanlara…

Zaferin bunlarla savaşılarak kazanılamayacağına, ancak jedilar yetiştirilerek kazanılabileceğine karar verdim. Zaman, yıllarca verdiğim emeklerin, çektiğim sıkıntıların aslında ulvi bir amaç uğruna olduğu sinyalini bana Cem Demiröz ile tanıştığımda verdi. O amaç altyapıydı. Düzgün ve ahlaklı çalışanlara sahip olma gerçeğiydi. Birşeyleri yanlış bilenlerdense, hiç bilmeyenlere yönelme gerekliliğiydi.

Önce isyanıma son verdim. Beyaz Gandalf olarak geri dönmem gerekiyordu.

Lobi yapmayan, iş arkadaşlarına küsmeyen, tuzak kurmayan, onların arkasından konuşmayan, onları satmayan, bir üst yöneticisine yalakalık yapmayan, yapılması gerekli yerde çalışmaması gerektiğini bilen, empati yapan, kendisini geliştirmeye çalışan, doğruları savunan, hata yapmaktan korkmayan ve en önemlisi bugün yaptığı işi, yarın daha iyi yapmaya çalışan insanlar yetiştirmeliydim. Vasat, düşmanımız olmalıydı!

Cem Demiröz ile tanışmam için, yukarıdaki gerçekleri kavramış ve hazır olmuş olmam gerekiyormuş demek ki. Benim adımı duymuş. Bazı konularda fikirlerimi sormak istedi. Buluştuk ve uzun uzun konuştuk. Biraz olsun birbirimizi anladıktan sonra:

–  “Benimle çalışır mısın?” diye sordu.
– “Çalışırım ancak yöntemlerime karışılmasını istemiyorum” diye cevap verdim.
– “Bir de benim daha önceden planlanmış bir Amerika seyahatim var. Bu bir mani oluşturur mu?” diye sordum.
– “Ne zaman gicedeksin Amerikaya?”
– “2 hafta sonra”
– “Sen Amerikaya gitmeyecek olsaydın, benimle Paris’e gel diyecektim. Diğer ülkelerdeki e-ticaret yöneticilerin katılımıyla bir toplantı gerçekleşecek hem CEO ve yönetim kurulu ile de tanışırdın” dedi.

Normalde karşımdaki kişinin, 3 senedir kaynak harcanmış ve hayata geçememiş bir proje için panik yapması ve bana “Biz projenin başına seni geçireceğiz ve sen bir hafta sonra Amerika’ya gideceksin ha? Ne Amerikası arkadaş!” demesi gerekirdi. Akabinde ben muhtemelen Amerika’ya gidecektim ve belki de bir daha görüşmeyecektik.

Bu tevazu ve olgunluk üzerine:
– “Tabii ki proje daha önemli, Amerikaya başka zaman giderim” dedim.
– “Cengiz, sen istersen benimle Paris’e gel, oradan Amerikaya geçersin” diye ekledi. Aradığım vizyon buydu işte. Bu adamla çalışılır dedim o an. Beraber Paris’e gittik. Onun bu yaklaşımı karşısında Amerika’ya gitmiş kadar olmuştum zaten.

Online satış sitemizin açıldığı haberini daha sonraki bir başka Amerika seyahatim için Washington’a indiğimde aldım. Ben uçaktayken online olmuştuk. Ekibime inanmıştım, onlar bana inanmıştı. Onlar özgürdü. Ne kimse için, ne para içini ne kral için, ne müdür için çalışmamışlardı. Sadece kendileri ve kendi iş ahlakları için çalışmışlar hatta ciddi zorluklar çekmişlerdi. “Siz çıkın arkadaşlar” dememe rağmen 1 ay boyunca gece saat 1’lere kadar benimle kalmışlardı ofiste. Ekip olmayı başarmıştık çünkü.

Büyük projeleri tiyatro oyunlarına benzetirim. Oyun, başarı ile sahneye konduğunda ve finalde perde kapandığında ağlayasın gelir. Provalar, geç saatlere kadar yapılan çalışmalar, molalardaki sohbetler, paylaşılan acı ve tatlı anlar, zorluklar, kavgalar film şeridi gibi o perdenin kapandığı andan, 5-10 saniye sonra tekrar açılacağı ana kadar gözlerinin önünden geçer. Sonra alkışlar ve el ele tiyatrocu selamı…

İşte o 5-10 saniyeye paha biçilemez, aynen Washington havalimanında aldığım mail gibi.

Teşekkürler Cem; paha biçilmez ekibim için, çok zor bir projeyi daha sıfırdan başarıya ulaştırmama ön ayak olduğun için ve en önemlisi beni gerçekten anladığın için.

Saint Joseph

Saint_JosephKültür öğrendiklerimizi unuttuktan sonra bize kalan şeydir.
Ezbere bilmek, bilmek değildir.

Bu ve bunun gibi birçok olgu ve bunların derinlemesine incelendiği yer Saint Joseph Lisesi.

İnsanın yaşayacağı hayatın temelleri 12-18 yaşları arasında atılıyor. Sorgula, tartış, araştır, öğren gibi dürtülerin yanında, sadakat, dostluk, aile, birliktelik gibi kavramların da benimsenmesini sağlıyor Saint Joseph.

Fransız ihtilalini oluşturan tüm etmenler, yüzyıllara bölünerek değerlendiriliyor onlarca edebiyat üstadının kaleminden. Kesinlikle unutuluyor ancak asla ezberletilmiyor sana; özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi kavramlar.

İşte bunların sonunda Saint Josephli oluyorsun.

Öyle birşey ki duvarlardan alıyorsun aslında formasyonu. Moda’daki o tarihi binanın koridorlarında yürüyenlerin, bahçelerinde oynayanların birikimi adeta geçiyor sana spiritüel bir şekilde.

Sonra iş hayatına başlıyorsun. Bakıyorsun ki aslında kompleksleriyle, korkularıyla seni de kendilerine benzetmek isteyen insanlar var çevrende. Eşitlikten anlamıyor, kardeşlikten anlamayor, özgürlüğü bilmiyor.

Diyorsun ki, ya bunlara uyacağım ben de, ya da bunları kendime uyduracağım. Uyanlar da olmuştur, uyduranlar da seneler içerisinde. Ancak 1 hatta 2 asistan üzerinden zor ulaşabileceğin, hatta ulaşamayacağın insanlara: “Abi ben Cengiz SJ95” dediğin zaman, sanki en son dün konuşmuşsun gibi oluyor; çünkü o da biliyor senin ezbere bilmediğini, çünkü o da biliyor senin aslında çok şey unuttuğunu!

Kimse sana yardım edemez, sen yardım isteyeceksin.
Kimse sana iş bulmaz, sen arayacaksın.
Kimse sana kariyer planlamaz, sen kendi kariyerini, hatta hayatını kendin planlayacaksın.

Kapılardan birisinin arkasında bir Saint Josephli olduğunu biliyorsan çal o kapıyı. Varsın açılmasın. Mücadeleye devam et. Armut piş, ağzıma düş yok bu hayatta!

Ben iş hayatına Saint Joseph tiyatro koluna gelip beni ekibine alan rahmetli Barış Manço ile atıldım. Akabinde liseden yakın bir arkadaşımın vasıtasıyla Istanbul Fm’de Dj’liğe başladım. Sonra bir başka liseli arkadaşımın gazı ile Club Med’e girdim. Yine bir liseli ağabeyimin patronu olduğu, Türkiye’nin ilk özel radyolarından Genç Radyo’da yayın koordinatörlüğü yaptım. Dünya Gezetesi’nde yaptığım ürün yöneticiliği yine bir Saint Josephli yakın arkadaşım sayesinde oldu.

2000 senesinden beri e-ticaret ve dijital pazarlama dünyasındayım.
sahibinden.com’u yine bir Saint Josephli arkadaşımın ortaklığı ile kurduk.
Sonrasında Tchibo’nun e-ticaretini yine bir liseli ağabeyimin tavsiyesi ile hayata geçirdik.
Akabinde Koçtaş’ın online proje geliştirmesi, Saint Benoitlı bir arkadaşıma verdiğim söz ile oldu.

Sene 2013 ve bugün ülkemizdeki e-ticaret dünyasında, ezberci kafaların oluşturduğu bir derebeyliği var. Birikimi yetersiz insanların dalkavukluk yaptığı derebeyleri var.

e-ticaret dünyasına çıkar bağımsız paylaşımcı bir yapı getirmek istiyorsam bugün, temelinde 12 yaş yatıyor işte. O duvarlar, o yazarlar, o bahçedeki kavgalar yatıyor.

Özgür beyinler istiyorum ben. Yanındakini satmayan insanlar, sahip olduğu bilgiyi, zamanı ve birikimi patlaşacak kafalar istiyorum.

Ezbere bilenlerden olma arkadaş; araştır, sorgula, tartış… ve öyle gel karşıma.

2012 Webrazzi Ödülleri

Spor medyası ile e-ticaret medyasının çok ortak özelliği var. Bu özellikleri ilerleyen tarihlerde değerlendireceğim. Şimdi önce sonuçlara bir bakalım

Kurucu ortaklarından ve bordrolu ilk çalışanı olaraktan, sahibinden.com’un ana sayfasından “bize oy verin” şeklinde konulan bannerın katkısıyla, En iyi Web Girişimi ödülünü alınması beni her ne kadar gururlandırdıysa da, ilgili e-ticaret medyasının en iyi web girişimcisi adaylarının arasında bu sitenin kurucularından herhangi birisine yer vermemesi de bir o kadar şaşırttı.

Bir kişinin bile aklına aklına gelmiyor mu “Türkiye’ nin En İyi Web Girişimi ödülünü neden En İyi Web Girişimcisi almıyor?” diye sormak. Bu girişim yerküre soğurken mi oluştu?

2000 senesinde kurduğumuz şirkete En İyi Web Girişimi Ödülü vermek bugün mü aklınıza geldi? Burada oy veren arkadaşlara soruyorum: Hangi rasyonel ve adil temellerde oy kullandınız? Yoksa “Adayları biz mi seçtik ki bize soruyorsun!” diyorsunuz?

Geçen 12 senede, tonlarca girişimci arkadaşımız, iki kuruş bütçeleriyle onlarca güzel girişimi e-ticaret dünyamıza katmışken, zaten zengin bir arkadaşımızın sınırsız parasıyla hayata geçirdiğimiz sahibinden.com’un ödül alması hangi tarafsız anlayışıyla açıklanabilir? Yoksa “O girişimciler e-ticaret medya organlarına paye vermediler, sponsor olmadılar ki aday olsunlar!” mı diyorsunuz?

Gerçi mantık aramayalım. Algı doğruyu söylerden hareketle, yorumlardan bazılarına göz atalım: tüm yorumlar için

– Sonuçları çok şeffaf yayınlamışsınız, bir de yabancı web girişimi kategorisinde Facebook, twitter ve Google’un yer almasını garipsiyorum, bunlar hem 2012 yılına özgü değil hem de artık girişimlikten çıkmışlar.

– Eğer buna göre bakacak olursan sahibinden, hepsiburada, gittigidiyor, yemeksepeti, ciceksepeti gibi girişimlerinde yer almaması gerek. O zaman 31 değilde, 4 belki zorlarsan 5 kategori ile sonlandırılabilirdi o zaman yarışma. Adayların başlığı yılın en iyi yabancı web girişimi değil zaten. En iyi yabancı web girişimi yani, “tüm zamanların” en iyi yabancı girişimlerini sıralamış. Adayları da belirleyenler webrazzi ekibi olmadığı için bazı girişimler değil, aday belirleyenlerin en çok yazdığı girişimler sıralanmış. Onların olması gayet doğal.

– Çok şükür bu sene Markafoni’yi en iyi web girişimi filan seçmediler  her sene sıkılmıştık artık…

– Bu oylamaların çok şeffaf olduğunu düşünmüyorum. (oylamayı yapan siteye atıf yapmıyorum), kişiler tüm sosyal medya’dan oy dilendiler, pm’lerden rica’larda bulundular, hele de 3 ay önce açılmış bir ajansın!, En İyi Dijital Ajans kategorisinde 2 olması, bence burada “kişisel çabalar” olduğunu gösteriyor.

– Websitelerinin kampanyaların yani kullanılan denenen hizmetlerin oylanmasını anlıyorum da yılın CEO sunu oylayan 29250 kişinin kaç tanesi acaba “Hangi CEO bu yıl ne yapmış firmaya neler kazandırmış hangi etkinliklerde bulunmuş” biliyormu takip ediyor mu merak ettim

– Teknorasi’nin en iyi ikinci dijital ajans seçilmesi çok ilginç. Bu sene kurulan bir ajans nasıl bir anda o kadar kaliteli iş yapan ajansı geride bırakabiliyor? Kaç müşterileri var, hangi büyük şirketler ile çalışıyorlar? Ofisleri bile yok bildiğim kadarıyla.

– Bu ajans daha kurulula 6 ay bile olmadı. Sonuç aldıkları 1 proje bile duymadım. Webrazzi’nin sponsoru olunca başarılı da olunuyor anlaşılan

– Bence de çok ilginç ama neredeyse tüm adaylar mail atıp oy dilenirken biz ajans içinde kendimiz bile oy kullanmadık etik davranmış olmak için. Saygı duymak lazım; madem bilginiz kısıtlı, yorum yapmasaydınız keşke.

– Yani şimdi şaapmak gibi olmasın da sırf böyle bi hadise olur diye, bizim site ziyaretçilerinin oy verebilmesi için kendi shortUrl’imizi kullandık. 9614 click görünüyor, 3361 oy çıkmış. Sadece oy verme amacıyla linke girilmiş olduğunu düşünürsek bi enteresan geldi, ama severiz Webrazzi’yi yine,canı sağolsun.

– Oyun kategorisindeki toplam oyların en yakın rakibine nerdeyse 2 kat fark atması ilginç olmuş Çöpteki oy pusulalarını kontrol edin bence.

– 68K kişi 800K oy vermiş. Sosyal medya hesapları da eşleştirilmemiş olsa 60K özgün kişi oy vermiş. Adil ve mantıklı bir oylama olmadığı aşikar, kazanan da Webrazzi olmuş. 15 günde 900K trafik kolay değil:)

– Mahallenin agir delikanlisi yeni yetme genclerle maç yaparda her gelen topa abanir ya öyle birşey olmuş. sahibinden, hepsiburada vs nasil girisim sayılıyor ki?

– “Yeni girişim” adi altinda ayrica bir kategori olmasi mantikli degil. Çünkü “girişim” işin yeni olduğunu ima ediyor zaten. Yillanmis büyük siteler için “girişmiş/bitirmiş” gibi bir kategoriye ihtiyaç var.

– sahibinden.com türkiyenin en çok trafik alan sitelerinden biri ve hem site üstünden hem de emailing ile kullanıcılarından oy toplamak için deli gibi efor sarfetti. Bu sekilde katıldıkları her kategoride 1 ya da 2. olmaları çok doğal ama bence bu doğal olmayan bir sonuc.

– Web anketlerinin güvenilmez olduğu bilinirken bu oylamayı neden istisna kabul edelim?

– En iyi oyun girişiminde bu kadar oy farkı olması düşündürücü. Kaldı ki Joygame’in ismini daha hiç duymamıştım. Mynet Oyun, Kral Oyun, Peak Games falan neyse de Joygame ne? Reklam kokan hareket gibi geldi.

– En iyi web girişimi ödülünün sahibinden.com’a gitmesi ülke olarak çok yol almamız gerçeğini gözler önüne sermiştir. sahibinden.com en iyi ofis ödülünden başka ödül almamalı bence:)

– Sahibinden.com’un mobil uygulamasının birinci sırada olması çok ilginç, sen hala yeni logonu mobil platform uygulamalarında güncelleme, ama gel birinci ol.

– Sosyal medyayı en iyi kullanan ünlüler kısmına gelince, Hilal Cebeci sosyal medyayı hangi amaçla kullanıyor sorusu geliyor insanın aklına! Çünkü kullanmak kelimesi çok farklı anlamlara sahip.. Garip yani.

– Sayenizde “Google” da bir web girisimiymis, ogrenmis olduk. Onu gorunce gerisi bos geldi…

– Bu neden bu derece ciddiye alındı hala anlamış değilim tedarikçisinden mailde bir ürün çıkmak için bir dünya para alan firmalar boy boy mailler çıktı ama özünde webrazzi’ye değer katan bir proje oldu, artık her ay düzenlenir.

– Rakiplerine nazaran mail datası kuvvetli. Hiti yüksek siteler tabiki birinci oldu. Her aday web sitelerinde “bize oy verin” afişleriyle oy istedi. Adayların Mail listeleri bu oylamaya çalıştı. Kazanan elbette bu oylama sayesinde Türkiyenin en büyük web sitelerinde bedava reklamı yapılan Webrazzi oldu.

Türkiye E-Ticaret Analizi

e-ticarette-jedilar-ve-sithlerBlog ve Bilgi siteleri

Kullanıcının sandığı: Dijital dünyadan, e-ticaret site ve operasyonlarından adil bilgiler alabilirim. Yenilikleri takip ederim. Sektördeki insanları tanırım. Şirketlerin doğru ve yanlışlarını örnekleyip kendi adıma tecrübe kazanırım.

Gerçekte olan: Bize biraz para ver. Banner koyarız, firmanla ilgili çeşitli haberler yaparız. Para vermeyenin ya da sponsor olmayanın haberini yapmayız. Kullanıcı herşeyden haberdar olacak diye birşey yok. Hep aynı şirketlerin haberlerini yapar devam ederiz.

Seminerler ve Aktiviteler

Katılımcının sandığı: Sektörümle ilgili olarak profesyonelleri dinleme şansım olacak. Onların tecrübelerinden faydalanacağım ve kendimce dersler çıkartacağım. Hatta kahve arasında tanışıp özel sorular da sorabilirim. Bunları şirketimin iş modelinde uygulayabilirim hatta kariyer gelişimimde bile kullanabilirim.

Gerçekte olan: Bize para ver. Sponsor ol. Biz sana 5-10 tane giriş bileti verelim. Sen gel şirketinin reklamını yap. Diğer katılımcılara nasıl olsa paralı. 300-500 eurolar verip gelirler. Parası olmayan gelmesin. Yetenekli, süper zekalı insanlar da olabilir ama önce parası olsun. Yoksa parası açsın blog ve bilgi sitemizden daha sonra izlesin. Hatta bunlara da ayrıca  reklam alırız. Oradan da para gelir.

Yatırımcılar

Yatırım alacak gencin hayali: Alacağım yatırımla işi daha da çok büyüteceğim. Ekibi büyüteceğim. Yatırımı yapan firmanın tutacağı danışmanlarla ekibe vizyon sağlayacağım. Çevremde gerçekten işe ihtiyacı olan yetenekli arkadaşları iş sahibi yapacağım. Firma daha da büyüyecek. Ülkeme bir katkım olacak, belki de daha sonra bir dünya devi yatırım yapacak. Hepimiz gurur duyacağız.

Gerçekte olan: Şimdi biz senin sitenin %50 sine 40.000 usd verelim. Paranın az olduğuna bakma. En önemli bilgi ve teknoloji bloglarında haberlerini yaptıracağız. Önce şu kadar yatırım aldı dedirtiriz. Sonra dönem dönem haberlerini yaptırırız. Önümüzdeki ilk seminerde de ayarlarız sen çıkar konuşursun, şirketin reklamını yaparsın. Bu arada zaten sürekli Türkiye pazarını abartarak konuşuyoruz. Yabancı yatırımcıya satışı yaptık mı seni de o zaman kurtarırız.

Son söz: “Biz e-ticaret sektörüne gönül verdik, babamızın hayrına size bilgi veriyoruz” imajı eninde sonunda sektörü krize götürecektir. Bu kadar şişirmenin ve altyapıya gereken önemi vermemenin sonunda, ekosistem mutlaka kendini restart edecektir. O gün geldiğinde tam donanımlı olun. Seminerlerin ve endüstri tabanlı blogların danışıklı haberleri ile günü geçiştirmeyin. Daha çok öğrenin, sorgulayın, derinlemesine irdeleyin ve 2015’i bekleyin.

E-ticaret ve internet dünyamıza, çıkar kaygısız gönül koyanların yeni yılı kutlu olsun.

Özgür Bedenler İçin Özgür Beyinler

Çello Palo Alto San FranciscoObama seçim kazanıyor ve ilk konuşmasında rakibi Romney’i övüyor, ona teşekkür ediyor. Çok çalıştı diyor. Birlikte düşer, birlikte kalkarız diyor. Farklılıklarımız ABD’nin özgürlüğünün parçasıdır diyor. Romney ise, Obama’yı tebrik ediyor ve onun başarılı olması için dua edeceğini söylüyor.

Bunları izleyip bizde nispeten az bulunan nezaket, birlik, saygı, uzlaşma gibi kavramları sorgularken bilgisayarımı açıyorum: eBay’den birlikteliğimizin 11. Yılını kutlayan CEO, John Donahoe imzalı mail geliyor: “We want to say thanks and let you know how much we value having you as an eBay community member” yazıyor.

A doğru ya geçen hafta zaten eBay, Google ve Facebook ziyaretleri için Amerika’daydım. Çektiğim fotoğraflara bakayım dedim: San Francisco, Palo Alto’da University Dr’da yürürken bir kız vardı yolun kenarında. “Lütfen daha büyük bir çello almam için yardım edin” yazmıştı. İnanmıştı! Para değildi zaten asıl amacı. Ufak bir destek verince çok mutlu hissettim.Cello Las Vegas Strip

Bir başka çello fotoğrafım daha vardı. Las Vegas ana caddesi Strip üzerinde müzik yapan 2 genci çekmiştim. Çello ile çaldıkları Michael Jackson / Smooth Criminal’ı ağzım açık dinlerken o da ne: Kendi elleriyle hazırladıkları sosyal medyalarına bir de QR koymuşlar. Yok artık!

E Vegas’a gelmişken oteller gezilir, kumarhanelerde sağa, sola bakılır. Hangi özgürlükçü kafa yapısıdır peki, blackjack masasında bir sandalyeyi engelliler için rezerve edip, oraya başka kimseyi oturtmayan? Otoparklardaki, restoranlardaki, oyun parklarındakini geçtim de, tuvalete girdiğimde, gördüğüme ağlamak istediğim manzara ne olacak peki: Diğerlerinden 1.5 cm alçak olan lavabo!

Ceplerinde milyonlarca dolarla ve büyük marjlarla e-ticaret yapan hangi ceo, hangi genel müdür, hangi yönetim kurulu küsürü görme engelli bir vatandaşımız için sistem tasarlatıyor? Hangisi bir mayın yüzünden kolunu kaybetmiş bir gazimizin sipariş verebilmesi için birşeyler yapmaya çalışıyor? Dalkavuk blog yazarlarım, twit düşünürlerim onların reklamını pek tabii yapabilir. Amerika’da olup da, burada olmayan anlayış için de en azından e-ticaret sektöründen birilerini suçlamak haksızlık olacaktır.

Dünü ile bugünü aynı mı olacak peki çok bilenlerimizin? Rahmetli Jobs’un dediği gibi şekerli su mu satmaya devam edeceğiz, yoksa dünyayı mı değiştireceğiz?

Sabah Obama’nın konuşması ile yazmaya başlamıştım, bilgisayar başındaydım. Amerika’da muhalefet lideri, başkanın başarılı olması için dua edeceğim derken, bizim muhalefetimizin söylediklerini okudum:

AK Parti grup toplantısında konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan CHP’yi sert sözlerle eleştirerek Kılıçdaroğlu’nu ‘Bahtsız Bedevi’ye benzetti. Kılıçdaroğlu bu sözlere “Çöllerde gezen sensin. Dön aynaya bak Bahtsız Bedevi’yi orada göreceksin. Ama çöllerde gezerken kutup ayılarına dikkat” şeklinde cevap verdi.

Mesafeli Satış Sözleşmesi

2002 senesinde AKP Hükümeti’nin iktidara gelmesi ile birlikte diğer birçok konuda olduğu gibi, teknolojiyede de o ana kadar yapılmayan yatırımlar yapılmaya başlandı. Sahibinden.com’un kurucu ortağı sıfatıyla katıldığım bir panelde, düzenlenecek kanunlarla ilgili olarak Başbakanlık tarafından görevlendirilmiş yetkililerle sohbet etmiştik. Demek ki boş değildi bu sohbet.

Ülkemizde e-ticaret biraz büyüdüyse ve şu an yabancı yatırımcılardan bahsedebiliyorsak bunun temelinde genelde kimsenin farkında olmadığı 2 önemli nokta var:

1- 8.3.1995 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun, 6.3.2003 tarihinde kabul edilip 14 Mart 2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 4822 sayılı Kanun’la önemli ölçüde değiştirilmesi ve önemli eklemelerin yapılması.

2- Yine 2003 senesinde yapılan altyapı yatırımları ve ADSL bağlantının yaygınlaşarak evlere girmeye başlaması.

Peki nedir bu mesafeli satış sözleşmesi?

Mesafeli Satış Sözleşmesi, tüketiciyi koruma amaçlı çıkarılan yukarıda bahsettiğimiz kanunun bir yaptırımıdır. İnternet üzerinden bir ürün ya da hizmet satın alan kişi, mağazada olduğu gibi ürüne direk dokunamamaktadır. Ebatları, rengi, malzemesi hakkında çok net bilgi sahibi olamamaktadır. Bu sözleşme sayesinde ürün kendisine teslim edildikten sonra herhangi bir sebep göstermeden ürünü iade edebilmektedir.

Ayrıca satış yapan site ürün ve hizmetle ilgili fiyat, kdv, kargo gibi önemli bilgileri kullanıcıya belirtmek ve faturada da göstermek zorundadır ki, bir şekilde müşteri yanılmasın/yanıltılmasın.

İnternet üzerinden alışveriş yapmak, mesafeli sözleşmenin sunduğu “Cayma Hakkı” yani neden belirtmeksizin belli bir süre içerisinde iade etme hakkından dolayı müşteriye büyük avantaj sağlamaktadır.

“Ben internetten ürün almam görmem, dokunmam lazım” deyip mağazadan aldığı ürünü iade edemeyenleri gördüm.

“Ben internete güvenmiyorum, kredi kartımı çalarlar” deyip çağrı merkezinde satış yapan operatörlere kredi kartı bilgilerini verenleri gördüm.

Bunlara şaşırmıyorum ancak internetten ticaret yapmanın web sitesi yapmaktan, ibaret olduğunu sananlara hala şaşırıyorum.

İnternet sektöründe söz sahibi insanların aslında birinci önceliği bu algıyı değiştirmek ve tüketiciyi bilinçlendirmek olmalıydı. Buna karşın onlar zırt, pırt her konuda ahkam kesip tribünlere oynamayı yeğlediler ve şişirdikleri e-ticaret sektörünü yeni bir darboğaza soktular.

Gerek finansal ve ödeme sistemleri ile ilgili konular olsun, gerek satış sonrası ve iade/değişim ile ilgili konular olsun, kanunlar tüketiciyi korumaktadır. Tüketici ise hala internetten korkmaktadır. İnternetten asıl korkması gerekenler, internette iş kuranlar ve yönetenlerdir. Zira kanunlar her zaman tüketicinin yanındadır.

Bu yüzden de akıllı siteler her zaman kanunların, yani tüketicinin yanında olanlardır.

İnternet Şirketine CEO Aranıyor

Hayatında akbil ile otobüse binmemiş, yağmurda dolmuş, minibüs sırası beklememiş insanlar 2000 lerde internet şirketlerine yatırım yaptılar. Neden biliyor musunuz?

Onların hayattaki en büyük hırsı ve derdi babalarını geçmekti. Özal dönemi zengini babalarını geçebilecekleri başka bir yol yoktu.

Baba parasıyla şirketler kuruluyor ve ekipler oluşturuluyor. Sonra ne oluyor biliyor musunuz?
Ben gelen genç yaştaki bu insanların elinden tutayım, onlara kariyer planı yapayım yok.
Ahlaklı, sabırlı bireyler olmaları ve heyecanlarına yenilmemeleri için onları eğiteyim yok.

Hatta dillerinin ucunda ne var biliyor musunuz?
– Asgari ücretle çalışsınlar; o giderse başkası gelir.
– Ne eğitimi ya? Maaş verdiğimize şükretsin.

Sanarsın ki altındaki Jipi almak için senelerce çalıştı.
Özel üniversitede okumak için kantinde çalışıp harçlık biriktirdi.
Amerika’da master yaparken Mc Donald’s’ da tava yıkadı, sokakta köpek gezdirdi.

Zamanı gelecek, bu tür hesapta çok nitelikli patronlar, anne ve baba sevgisiyle büyümüş, asla babasını geçmek gibi bir kompleks içerisine girmemiş ve kendi kazıyarak bir yerlere gelmiş ya da gelmek üzere olan sizlere iş tekliflerinde bulunacak.

Sizden hayatta savaşarak kazandığınız doğru değerleri çalışanlara aktarmanızı ya da tüm ekibinize özgürlükçü bir hava, yaratıcı bir vizyon vermenizi beklemeyecek. Kukla olmanızı bekleyecek!

Babadan, dededen kalanlarla internet şirketi kurmuş ve kuracaklarla muhattab olurken dikkatli olun. Zira micromanagement yapıp, her fışkıya burunlarını sokacaklar sonra da “Neden olmuyor?” diye sizlere soracaklar.

Bu yazının “Bugün operasyonumuzu kapatıyoruz, kendinize iş bakın” diye açıklama yapanlarla alakası yok.
Bu yazının “Organizasyonel değişiklik yapıyoruz, emekleriniz için teşekkürler” diyenlerle de alakası yok.
Bu yazının her ucuz girişimi ya da her yabancı yatırımı pofpoflayarak olduğundan çok daha süslü anlatan su boşları ile de alakası yok.

Bu yazı en az bir kere akbil ile otobüse binmişler için.
Bu yazı en az bir kere yağmurda dolmuş beklemişler için.
Bu yazı anlamsız hırslardan arınmış, ailelerini ve iş arkadaşlarını menfaat uğruna asla satmamış ve satmayacak olanlar için.

Lojistik ve Tedarik Zinciri Yönetimi

lojitik-ve-tedarik-zinciriOsmanlı İmparatorluğu tedarik zinciri yönetimi ve lojistik yönünden çok kuvvetli bir DNA’ya sahipti. Tarihindeki büyük savaşlar ve uzak mesafeli kuşatmalar bu konularda doğal bir tecrübe getirmişti.

Çanakkale Savaşı’nın kazanılmasındaki önemli faktörlerden birisi de bu kalıtımsal tecrübeydi.

Cepheye asker ve cephane sevkiyatı.
Yaralıların sahra hastanelerine ulaştırılması.
Gemilerden sökülen topların hareketli (mobil) olarak değerlendirilmesi.
Az sayıdaki denizaltının çok akıllıca kullanılması.
Doğru mayın yerleştirme stratejisi.

Çanakkale çıkartması ile başarısız olanların, Normandiya Çıkartması‘nda başarılı olmasının temelinde Çanakkale’de kazandıkları tecrübe yatmaktadır.

Dunkirk’de (Dunkerque), Mayıs 1940’da darmadağın olan ve canlarını zor kurtaran Fransız ve İngilizler, Haziran 1944’de tedarik zinciri yönetimi ve lojistiği öğrenmiş olarak geri geleceklerdi.

Sakarya Savaşı’nda Atatürk’ün “Hatt-ı müdafaa yoktur sath-ı müdafaa vardır.  O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkca terk edilemez.!” sözü ile ne demek istendiğini anlamış olsaydı Fransızlar, zaten Maginot Hattı‘nı kurmaz daha mobil bir taktik benimserlerdi.

Avrupa’da, Afrika’da ve Rusya cephelerinde büyük başarılar sağlayan Almanlar, lojistik konularında muhteşem olmalarına karşın, stok probleminden dolayı savaşı kaybedeceklerdi. Rusya’da Kafkas petrollerine ulaşamamış ve Afrika cephesini kaybettikten sonra, Kuzey Afrika’dan kalkan Amerikan bombardımanı ile Romanya petrollerini de kaybetmişlerdi. Yenildikleri an bu andı.

Dünya’nın ilk jet motorlu uçağı Messerschmitt 262’ler yakıt yetersizliğinden sorti yapamıyor, efsane U-botlar ingiliz Spitfire uçaklarının açık hedefi oluyordu.

Lojistik ve tedarik zinciri değılmıştı. Elde olan müthiş teknolojiler ise kullanılamıyordu.

İşte bu tarihi bilgiler kafamda gittim Nothingham Shire yakınlarındaki Dixons Retail deposuna. Gitmeden önce King’s Cross tren istasyonundan teslim alma talebiyle internet üzerinden siparişini verdiğim bileti, kiosktan almam sadece 10 saniye sürdü. Siparişi verirken kullandığım kredi kartını istedi sistem. Kartı yetleştirdiğim anda biletlerim geldi. Sadece dokunmatik ekrana bir dokunuş. Başka hiçbir işlem yok. Bu güzel tecrübenin tadı hala damağımdadır. Londra-Nothingham arasındaki tren seyahatimde, koltuğumun hemen yanında gördüğüm mobil cihazlar için şarj prizi ve trende sunulan wi-fi hizmeti ise başlı başına bir vizyondur.

Fransa ve İngiltere’nin örümcek ağı gibi raylarla örülmüş olması işte lojistik ve tedarik zinciri yönetimi konusundaki hassasiyetin göstergesidir benim için. Paris ve New York Metrosu’ndan sonra gördüğüm Londra metrosu da gerçekten lojistik konusunda ders niteliğindedir. 

Peki biz neden parayı bulduğumuz an, ilk olarak arabayı değiştiriyoruz?
Raylı sisteme senelerce yatırım yapmamamızdan mı?
At, avrat, pusat atasözünü yanlış yorumlamamızdan mı?

Nasıl olur da Londra’dan sonra (1863) dünyanın 2. metrosu olan Istanbul, Tünel’in (1875) üzerine hiçbirşey katamayız ve 2012 senesinde Anadolu Yakası’nın metro kazılarını yapıyor oluruz?

Artık şuna eminim ki, e-ticaretimizin geriden gelmesinin sebebi internet hatları değil, tren raylarıdır.

Internet World Expo

Geçen sene Paris Pixmania ofisinde dönem toplantımızı yapıyoruz. Dixons Retail’in o dönemki CEO’su, şimdi ise Apple’ın VP’si olan John Browett ile toplantı sonunda sohbet ediyoruz ve bir yandan da asansörü bekliyoruz. Ne yaptıysam yapayım benden önce asansöre bindiremiyorum kendisini. Seneler içerisinde iş hayatında karşılaştığım kompleksli insanların yanında bu İngiliz nezaketi midir yoksa aile terbiyesi midir diye sormuyorum kendime. Zira bulunduğum ofisteki özgürlükçü ve insana saygıyı hissettiren hava zaten asansöre kadar geliyor. Ofisteki çalışma programımızı sonlandırıktan sonra ise diğer tüm ülkelerin e-ticaret yöneticileri ile birlikte akşam yemeği yiyoruz. Yanımda oturan Pixmania CEO’su Steve’e “Paris’te yaşıyor olsaydım, kesinlikle seninle çalışırdım” diyorum.

Bu sene ise uzun zamandır katılmak istediğim Londra’daki Internet World Expo için fırsat yaratıyorum kendime. Organizasyondan mail geliyor. “Cengiz, uzaklardan geleceğini görüyoruz. Sana yardımcı olalım: Heathrow‘a ineceksen şöyle şöyle yapabilirsin. Gatwick üzerinden geleceksen şu şu alternatifleri değerlendirebilirsin. Otele ihtiyacın varsa, organizasyonun olacağı bölgedeki anlaşmalı oteller listemize bakabilirsin” Defalarca Amerika’da karşılaştığım bu müşteri tecrübesi odaklı yaklaşım, bir kere  daha beni benden alıyor.

Atlıyorum uçağa iniyorum Heathrow’a. Gitmeden tabii ki Tomtom UK ve London Tube uygulamalarını iPhone’a kurmuşum. Havalimanında trene, trenden metroya tere yağından kıl çeker gibi binip geliyorum Earls Court’a. Endüstri devrimini yapmış olmanın avantajları işte budur diyorum. Düşünüyorum hangi tren, hangi metro ile giderdim ben Sabiha Gökçen’den Tüyap’a?

Linkedin’inden Google’ına, Expedia’sından Yahoo’suna konuşmacılar oturumlar yapıyor. Herşey organize edilmiş. En ufak detay düşünülmüş. İçeride ne terliyorum, ne de üşüyorum. Dışarıda o kadar yağmur yağarken, içeride çamur tanesine rastlayamıyorum. Herkes saygılı, herkes gülümsüyor. Çıkarken  binanın duvarında ciklet dönüşüm ünitesi ile karşılaşıyorum. “Yoook artık” diyorum. Bizler müşteriyi dönüştürmeye uğraşırken, adamlar cikleti dönüştürüyorlar diye söyleniyorum.

İçeride katvizit toplama devri zaten bitmiş. Katıldığım tüm oturumlardaki ya da sohbet ettiğim tüm markalardaki yetkililer, boynumda asılı duran katılımcı kartımı tarayıp bilgilerimi alıyor. Hatta Sitefinity yetkilisi giriş kartımı, kendi adının barkodunu ve elindeki kartondan ilgili ücretsiz sürüm barkodunu okutarak “1-2 gün içerisinde hesabınızın açıldığına dair bilgilendirileceksiniz” diyor. Döndüğümde Emre‘ye ödeme sistemleri ile ilgili artistlik yapabileyim diye Worldpay ve Sagepay yetkilileri ile özellikle laflıyorum.

İşte o anda soruyorum kendime nasıl oluyor da biz ülkemizde yaptığımız sıradan summitler için, öğrencilerden bile fahiş ücretler talep ederken, Avrupa’nın en büyük e-ticaret sergisi (expo) ücretsiz olabiliyor?

Bizdeki durumu anlatan en uygun atasözü ne yazık ki “Körlerle sağırlar birbilerini ağırlar” oluyor.

e-ticaret konferanslarımızın temelinde sektördeki yenileri kucaklama, bilgilendirme ve sektörü büyütme kaygısı, organizatör çıkarları ve danışıklı dövüş ile konuşmacı çıkartma kaygısının önüne geçemediği takdirde, gelenler gerçek faydayı özümsemektense, konuşmacıların geliş-gidiş saatleri ile orantılı bir program yapacak ve fahiş ücretlere maruz kalmaya devam edecekler. Gelecekte çok faydalı olabilecek değerli gençler belki de imkansızlıktan seminerlere katılamazken, sırf birilerinin tanıdığı ya da kendisine “hatır daveti” yapılması gerektiği için alakasız kişiler VIP olarak boy gösterecekler.

Farkında olmadığımız şey ne burada biliyor musunuz? Yaşam Boyu Değer kavramı.

Bizler seminerlerimizi öğrencilere paralı, buna karşın CEO’larımıza, VIP’lerimize ve vesairelerimize ücretsiz yapmaya devam ettikçe CEO’larımız asansörlere en önden binmeye devam edeceklerdir.